Neden içimde isyan var

Hamile bir kedi ile hamile bir bayan arasında, ya da her yıl yavruları olan Çomar’la Bay X arasında ne fark vardır? Aslında hiç demek gerekir. Zira yüklü olan, taşıyan anlamındaki HML kökünden türetilmiş hamile kelimesine göre dişi kedi de, Bayan X de bebek yüklüdürler ve bir süre sonra doğuracaklardır. Çomar da, Bay X de Etimolojik olarak “Aracı” anlamını taşıyan baba olacaklardır. O halde kedinin hamilelik bakımından Bayan X’den, Çomar’ın da yavrusu olmak bakımından Bay X’den hiçbir farkı yok gibidir. Ancak hamile Bayan, savunma hakkı olmasına karşın, bunu kullanma gücü bulunmayan karnındaki miniminiyi DÜŞÜNÜP ona zarar verici yiyecek, giyecek, stres, davranış vs.’den KAÇINARAK hamilelik süresini geçiriyorsa ve Bay X evde yaratacağı psikolojik ortamın bebeğine zarar vereceğini DÜŞÜNEREK, BABALIK davranışlarına nitelik KAZANDIRIYORSA, Bayan X’in Tekir Kedi’den, Bay X’in de Çomar’dan farklılaştığı anlaşılabilir. Aksi halde gerçekte ki bedenî farklarına karşın, hakikatte farklı olduklarını söyleyebilmek pek uygun düşmeyecektir. Öyle ise DÜŞÜNMEK veya DÜŞÜNEBİLMEK, insanı diğer yaratıklardan ayıran tek nitelik olmak zorundadır. Bu bakımdan bize göre “insan olmak” dendiği zaman, herkesin her yerde kabul ettiği normdaki canlı kastedilmemektedir. Elbette ki, canlıya insan demek için tüm dünyanın kabul ettiği kesin bir norm vardır. Ancak bu norma her zaman sıcak bakmak da mümkün olamamaktadır. Zira et gördüğü zaman, ya da eti hatırlatan zil sesini duyduğu zaman ağzı sulanan çomarla, limon ya da ekşi limon kelimesini duyduğu zaman ağzı sulanan bay veya Bayan X’in beyninin gördüğü iş arasında hemen hemen hiç fark yoktur.

Bize göre canlılar, mini canlılar hariç (mikro organizmalar) ikiye ayrılır:

a) Kendiliklerinden yerlerini değiştiremeyenler (bitkiler),
b) Kendiliklerinden yerlerini değiştirebilenler (hayvanlar ve insanlar)

Kendiliklerinden yerlerini değiştirenler ise yine bizim düşüncelerimize göre üçe ayrılırlar:

1) Beyinleri, salt güdülerinin sinyalleriyle çalışanlar.
2) Beyinleri, hem güdülerinin, hem de düşüncelerinin sinyalleriyle çalışanlar.
3) Beyinleri, menfaat ve duygu gibi, güdücü unsurlardan olabildiğince kurtulmuş, özgür düşünebilmenin sinyalleriyle çalışanlar.

Burada şu noktanın mutlaka açıklığa kavuşması gerekir. Özgür düşünebilmek, sınırsız serbestlik içerisinde yaşamak demek değildir. Elbette kişi, yaşadığı toplumun kabul ettiği çeşitli değer sınırları içinde kalmak zorundadır. Ama özgür düşünerek de sınırlar içinde yaşamak mümkündür. Zira herhangi bir olay ya da durum karşısında, özgür düşünme yolu ile üretilen düşünceler arasında mümkün olan en rasyonel seçeneği seçebilme şansı hem çok yüksek, hem de daha gerçekçidir. Dolayısıyla, birden fazla seçeneğin olduğu yerde, insanın daha nitelikli karar verme olasılığı içinde bulunması, tabii bir sonuç olarak ortaya çıkar. Bu ise insanı, beynini daha rasyonel kullanma gereği ile karşı karşıya bırakır. Aksi halde tek seçenekli yaşamda kişi, ya boynunu büküp koyunlaşacak, ya da başını dikip Donkişot’laşacaktır. Oysa yaşamak, boynunu büküp kendine, ya da gereksiz ve zamansız başını dikip çevreye zarar verici olmak gibi bir ikilemin basit görünüşünden çok daha karmaşık, çok daha anlamlı ve çok daha ilginçtir. Bu ise ancak kişinin, güdü ve duygularından sıyrılabilip, hür olarak düşünebileceği anda algılanabilecek, farkına varılabilecek hakikat ve gerçeklerle dolu bir yaşama ulaşması ile sağlanabilecektir.

Yukarıda belirttiğimiz birinci gruba dahil olan canlıların beyinleri, yalnız FONKSİYONEL olarak çalışmaktadır. Beyin, çevre ve güdü gibi iç ve dış etkenlerden aldığı sinyal sonucu bedeni ve organları yönlendiren ilkel, süzülmemiş, doğrudan emirler verir. Biz bu tür çalışan beynin sahibi canlıya HAYVAN adını takmaktayız.

İkinci gruba soktuğumuz canlılarda ise beyin, bir nevi güdü anlamını taşıyan duygu ve bu duyguların ürettiği düşüncelerden, ya da üretilen düşüncelere dayanan duygu hallerinden aldığı sinyallerle, bedeni ve organları yönlendiren, bazı ilkel ve süzülmemiş, bazen doğrudan ya da dolaylı, taraflı (sübjektif) emirler verir ki; genel kanıya göre bu canlılara İNSAN denir.

Üçüncü grubu oluşturan canlılarda ise beyin, güdü ya da duygularından arınmış, sıyrılmış nitelikte üretilen düşüncelerden aldıkları sinyallerle, bedeni ve organları yönlendiren, tarafsız (objektif), süzülmüş, dolaylı emirler verir ki; bu canlılara da İNSAN denilmektedir. Ancak burada bir soru akla gelmektedir. İkinci gruptaki insanla, üçüncü gruptaki insan arasında hiç mi fark yoktur? Elbette ki bir fark olması gerekir. O halde, üçüncü gruba dahil olanlara insan deniyorsa, ikinci gruba dahil olan canlılara ne denilecektir. Ya da bir kişi bazen ikinci gruptaki gibi hareket ederken, bazen üçüncü gruptaki beyin niteliği ile davranıyorsa, her ikisini de insan sıfatını kullanarak yorumlayabilmek doğru olacak mıdır? Yoksa üçüncü gruba giren hallerde canlıya insan ismi ya da sıfatı veriliyorsa, ikinci gruba giren haller için canlıya başka bir isim ya da sıfat kullanılması gerekmez mi?

Yaşamak; en dar anlamı ile hareket etmek, davranmak , etkileşim ve iletişim içinde bulunmak anlamını taşımaktır. Öyle ise, bu eylemlerin oluşmasında rol oynayan ana dinamiğin ne olduğunun anlaşılması gerekir ki, bu bizi beyinle karşı karşıya getirir. Beyin ister güdülerin yönetiminde görev yapsın, ister düşünmek denen işlevselliğin etkisiyle görevini yerine getirsin, her iki halde de tüm biyolojik, anatomik ve psikolojik yapımızı yöneten ve yönelten bir güç kaynağı olarak biz ve hayatımıza hakimdir. Bu ise, beynin; bilinçsizlik ve iradesizliğin güdümüne terk edilmesi ile, bilinçlilik ve iradelilik denetimine sokulması gibi, iki ayrı yaşam tarzının ortaya çıkmasına neden olacaktır.

İnsanoğulu, beyin denilen bu kumanda merkezini, kendi doğal yapısı olan güdülerinden kurtarabilme şansına sahip tek canlı yaratıktır. Elbette ki bu şansını her zaman , her koşulda ve her yerde kullanabileceğini iddia edebilmek mümkün değildir. Ancak bu konuda bütün yaratıkların üstünde olması gerekir. Ama ne yazık ki; insanoğulu bu müthiş kaynağı yeteri kadar anlayacak ve ondan yararlanacak bir evrime daha ulaşamamıştır


 

Bu Yazı Ergun ZOGA'nın  "İnsanımsılıktan Kurtuluş" kitabında yer alan bir makaledir.

Web ortamında http://www.zoga.org/zogarticle.htm web sitesinden alınmıştır.

Tamamen paylaşım amaçlı ticari olmayan bir sebepten dolayı alınmıştır.

Leave a reply