Mutluluk Neredesin?

İnsanoğlu huzur ve mutluluğunu daima çevresinde aramak eğilimindedir. Beklentilerine ulaştıkça, hayallerini gerçekleştirdikçe kendini mutlu sayar. Sevindiği zamanlar mutluluğunu, üzüldüğü zamanlar mutsuzluğunu belirtir. Bazen parası ile, bazen de çeşitli imkanları ile düşündüklerini gerçekleştirme çabası içinde çırpınıp durur tüm yaşamı boyunca.

Kimi zaman eşinden, kimi zaman arkadaş ve tanıdıklarından, kimi zaman da işinden, amirinden bekler, kendisini mutlu etmelerini. Kısaca, çevresindeki kişileri ya da şartları, kendisine mutluluk vericiler olarak kabul eder. Bu görünümü ile mutluluk insan için, alınan ya da verilen bir nesne haline dönüşür böylece.

Bazen de “Öyle mutlu oldum ki?, “Çok mutlu dakikalar geçirdik” sözcüklerindeki gibi bir durum ifade eden, ya da içinde bulunan bir hali belirleyen bir yaşam parçası oluverir mutluluk. Aslında böyle bir düşünce doğrultusunda mutluluğa bakılırsa; “alınan ya da elde edilen maddi veya manevi, soyut ya da somut hususların kişiyi içine soktuğu bir durumsal duygusallıktır” denilebilir, mutluluk için... Gerçekte insan, bu noktada galiba yanılgıya düşmektedir. Zira İnsan, mutluluğunu başkaları yoluyla elde edeceğini düşünür ya da bekleme süreci içine girerse, kendini, hayatı boyunca “MUHTAÇ” olma mecburiyeti içine atmış olacaktır. Oysa ki, çevremizi oluşturanların hemen hemen tümü bu bilinci taşımaktan uzaktır. Herkes kendi mutluluğunu başkalarından bekleme durumunda kaldığı sürece, hiç kimse mutlu olmayacaktır, ya da çevresinden mutluluğu elde edememiş bir kişi, kendisinden beklenen mutluluk verici rolü oynayamayacaktır. Özellikle içinde yaşadığımız zamanın sorunlarla dolu görünümü, çözümünü bulamadığımız problemlerin insana yaptığı etki, doyumsuzluğun ruhi baskısı insanları, böyle bir görevi yerine getirmede umursamazlığa itmektedir. Ne yazık ki, sebepleri ne kadar geçerli olursa olsun, böyle bir görevin ihtimalinin, ya da unutulmasının, kişileri; beklediklerini elde edememenin bunalımına atacağı şüphesizdir.

Oysa insan, yaşamak için doğmuştur. Asıl olan kendisine tanınan zaman dilimini kullanmak, yani yaşamaktır. Bu ise yaşamının değerini anlamakla, süratle akıp gittiği zannedilen, var olmanın en küçük parçası, zamanın tadını alabilmekle mümkündür. Halbuki insan, günlük yaşamının acı veya tatlı, başarılı veya başarısız bir sürü göreceli değeri ile en kıymetli nesnesini; YAŞAMINI ve onun MUTLULUĞUNU bonkörce harcamaktadır. Hatta kendi kendisini aldatırcasına, mal, mülk, şöhret ve güçlü olmanın hırs haline dönüşen esaretine kendini teslim etmektedir. Ama ne yazık ki, bütün bu çabalarına karşın insanın tüm hayal ve arzularına ulaşabildiği hiç görülmemiştir. Asıl olan yaşamın her diliminin, her şartta sevincine ulaşabilmektir. Ne gençliği yaşlılığa, ne yaşlılığı gençliğe tercih etmemektedir. Aksi halde hayat, “ulaşamamanın” doyumsuzluğu ile tükenmeye mahkûm edecektir insanı. Elbette bu düşünce ve ifadelerle, hayatı oluruna bırakmak, çabasız bir yaşam geçirmek, yada bir lokma, bir hırka felsefesinin öğüdünün verilmeye çalışıldığı düşünülemez. Ancak, amaçsız ve çabasız bir hayat nedenli saçma ise YAŞAMI ve ONUN İNSANA YÖNELİK taraflarını idraksiz bir çaba da o kadar saçma olma zorundadır.

O halde MUTLU OLMAYA ÇALIŞMAK mı? Yoksa insanı, MUTSUZ yapan sebeplerle mücadele etmek mi? Bu sorular, insanın mutluluğu bulmak için cevap vermek zorunda olduğu sorulardır.

Neyi, ne kadar isteyebileceğini kestirmek, karşındakinden ne bekleyeceğini sınırlarını çizmek, hayallerinin hüsranla sonuçlanacak boyutlara varmamasına özen göstermek, düşüncelerini gerçeklerle ışıklandırabilmek çabası ve bilinci, kişinin “MUTSUZLUK” la mücadelesinin ta kendisidir. Bu mücadeledeki başarı ise MUTLU olmayı sağlayacaktır.

O halde mutluluk, insanın düşündüklerindeki dengededir. O halde mutluluk, insanın kendi içindedir. O halde mutluluk, düşünceler dengesinde oluşan bir durum içinde bulunmadaki çatışmazlıktadır. O halde mutluluk, ümit ve hayallerle gerçekleştirilen yada gerçekleştirilebilen somutluklar arasındaki uyum ve sükunettir.

Diyelim ki insanoğlu, başkasından kendisi için beklediklerini başkalarına verebilmeyi anlayacak seviyeye gelsin ve doğumla başlayıp, ölümle noktalanan bir var oluş parçasının anlam ve değerini öğrenebilecek sabır ve gücü her şartta gösterebilsin ki; anlamadan, bilinçsizce ve yozlaştırarak kullandığı MUTLULUĞUN intikamından kendisini koruyabilsin.

Leave a reply