Canlılık Yasası’nın üç temel prensibi

İnsanlaşma sürecini tamamlayabilmek, genelde bütün canlıların, özelde ise insan denen iki ayaklı canlıların üzerine inşa edildiği üç prensibi fark etmek, düşünmek, özümlemek ve yaşamda rehber olarak kullanmakla mümkündür. Aksi halde, hayatın her hangi bir anında ortaya çıkan her hangi bir olay ya da durum karşısında insanoğlunun dengesini kaybetmesi ve çeşitli etkiler altında doğasındaki güdülerle yönlenmesi olağanlaşır ve insan her hangi bir canlıdan farksızlaşır. Oysa ki bu durum, insan olma haysiyeti ve ayrıcalığı ile bağdaşamaz.

Bir canlı olarak insan, antropolojinin, sosyolojinin, biyolojinin, psikolojinin vs. ana konusunu teşkil eder ve hakkında belki de günümüze kadar on binlerce sayfa yazı yazılmıştır. Oysa konuyu çok daha amatörce ele almak, kısaltmak, kolayca anlayıp idrak etmek, hatta her zaman uygulayacak kadar basite indirgemek gereklidir. Yoksa yığın yığın bilgilerin altında ezilip, onları kullanabilme gücünü yitiren beyinlerin pasifleşmesini ve düşünme yerine alışkanlıklar ve şartlanmışlıklarla hareket etmesini ayıplamamak gerekir. Halbuki, düşünme gücünü genişletememiş ve tüm hayatına yayamamış, menfaatçilikten kurtulamamış bir beyin ve sahibini ayıplamak bile yeterli değildir.

NİÇİN REGLİ (AY HALİ)

Niçin hanımlar 28 günlük periodlarla regli olurlar? Neden regli zamanında kan gelir? Eğer kan gelecekse neden ağızdan, burundan gelmez de, doğumla ilişkili organdan gelir? Nedense ay halinden bahsedince bayanların yüzleri kızarır, önlerine bakarlar, beyler ise gülümsemelerini belli etmemeye çalışırlar. Oysa böyle bir konuda yüz kızarması, utanmak yada bıyık altından gülmek, bir anlamda kapalılığın, gelişmemişliğin göstergeleridir. Kısacası düşünememenin sonucudur.

Gerçekte regli, saygı duyulacak, hayranlıkla düşünülecek muhteşem bir biyolojik olaydır. Genelde, hemen hemen hiç kimse, anne olmaya hazırlanan bir vücudun kendi içindeki oluşumlarını düşünmemiştir. Örneğin; karanlık bir odaya düşen, güzelim insanın oluşmasında en önemli rolü oynayacak olan minicik hücrenin macerasını aklına bile getirmemiştir. Nasıl karnını doyuracaktır? Nasıl beslenecektir? O karanlık hücrede neler yapacaktır? Nasıl yerleşecek ve nasıl kök salacaktır? Oysa ki, oluşumun ilk anından itibaren müthiş bir faaliyet başlar. İlk önce, her hangi bir misafir hücrenin gelmesi ve beslenmesi olasılığına karşı, için için hareketler oluşur. Sistemde bir temizlenme çabası başlar. Zira hücre, annenin kanı ile beslenecektir. Eğer bu kan vücutta dolaşa dolaşa kirlenmişse, besin değerini yitirmişse, yararlılık nitelikleri yozlaşmışsa minicik hücre nasıl gıda alacak ve hayatının ilk iki haftasını nasıl geçirecektir? Galiba regli, temiz, gıda değeri yüksek bir besin kaynağının oluşması, bir aydan beri kullanılıp kirlenmiş ve bozulmuş bir besin kaynağının değiştirilerek, yeniden ve bütün standartlara uygun ürünün imal edilip, kullanılmaya hazır hale getirilmesidir, minicik bir hücrenin gıdası ve beslenmesi için bu denli hassasiyet gösteren bu muhteşem sisteme hayranlık duyarken, milyonlarca hücreden meydana gelen insan dediğimiz bir canlının sütü, yoğurdu, ekmeği, kısaca gıdası ile oynayan ilkel yaratıklardan nefret etmemek mümkün değildir.

1/480’I ANLAMAK

Canlılık yasasının temel prensiplerini sağlıklı biçimde algılayıp yorum yapabilmek için, ciddi bir düşünme faaliyetine gerek vardır. Çünkü sağlıklı düşünme için geliştirilmemiş bir beynin, Doğru-Uygun-Yeterli-Gerekli ve Ahenkli (dengeli) yorum yapabilmesi, dolayısıyla gerçekleri ve hakikati anlayabilmesi mümkün değildir. Zira böyle bir işlevin yapılabilmesi için önce beynin gelişmiş olması, evrimleşmiş olması, tüm tarafsızlığını kazanabilmiş olması gerekir. Kısacası diğer canlıların yapamadığı bir şeyi yapabilmesi; iç ve dış etkilerin tutsaklığından kurtulmuş olması gerekir. Bu olgunun olup olmayacağını tartışmak mümkündür. Ancak olayın olabilir ya da olmazlığından çok, beyni bu konuda çalışmaya sevk ederek düşünmesini sağlamak, belki de bir takım yeni kavramsal boyutlara ulaşmada bize yardımcı olabilecektir.

1/ 480 nedir? Neyin ifadesidir? Aslında bu rakam, kendine öğretilenleri olduğu gibi kabul etme alışkanlığında tembelleşen; her şey değişirken kendini geliştirmemek için elinden geldiğince gayret eden; sadece günlük işleri için didinen; akşam yorulup hemen uykuya dalan beyinleri , biran olsun düşünmeye yöneltmek için yararlanılan gerçeğe yakın bir rakamsal semboldür. Bir modelleme örneğidir.

Bilindiği üzere, kadınlardaki ay halinin bir başlangıcı, bir de sonu vardır. Amatörce konuya yaklaşıp varsayalım ki; bir kız çocuğunda 13 yaşında ilk ay hali oluşsun ve yine varsayalım ki; 53 yaşında da son ay halini görsün.

Bu kabullere göre ay hali 40 yıl devam etmiş olacaktır. Yine yaşamdan biliyoruz ki, her ay halinden birkaç gün sonra yeni bir canlının dünyaya gelme olasılığı nedeniyle birkaç yumurta oluşacak ve bunlardan bir tanesi döllenmeye hazırlanarak olgunlaşacaktır. Bütün bu ifadeler, hamilelik devreleri dikkate alınmazsa , bir kadının 40 yıllık hayat süresinde 40×12= 480 kere ay hali görme olasılığını ve 480 adet yumurtanın olgunlaşmasına kaynaklık etme gerçeğini ortaya koyar. O halde, her yumurtaya öncelik sırasına göre bir numara verildiği düşünülürse, yumurtalar birden dört yüz seksen’e kadar numara almış olarak sıralanacaklardır. Mesela ocak ayında doğmuş bir kızın 24 yaşını doldurduğu yılın ocak ayını izleyen şubat ayının birinci günü evlenip hamile kaldığını dolayısıyla kasım ayında doğum yaptığını varsayalım . Bu çocuğun oluşmasında rol oynayan yumurtanın numarası örneğin 145 olacaktır. (13 yaşından 24 yaşına 12 yıl x12 yumurta = 144 + 1 (hamile kalınan şubat) = 145 numaralı yumurta…

Yine varsayalım ki; 145 numaralı yumurtanın getirdiği niteliklere uygun olarak doğan bu erkek çocuk, büyüdüğünde ünlü bir fizikçi olacak ve anne sülâlesinin belirgin bir özelliği olan ve kendisinde de bulunan burun eğriliği nedeni ile BURNU EĞRİ FİZİK ALİMİ olarak dünya çapında tanınacaktır.

Aynı hanım daha ileri yıllarda örneğin 215 nolu yumurtadan oluşmuş 2. çocuğu kızını ve 251 inci yumurtadan oluşan küçük oğlunu doğurduğunu varsayalım. Ne ilginçtir ki; ikinci çocuğu, müzik otoritesi olurken eğri burnu nedeni ile BURNU EĞRİ PİYANİST olarak yurt çapında ünlenecek, bütün çabalara karşın hiçbir şeye ilgi göstermeyen üçüncü çocuk ise kendisine açılan bakkal dükkanı nedeniyle mahallede BURNU EĞRİ BAKKAL olarak anılacaktır.

Bütün bu ifadelerle oluşturulan senaryonun ilginç yanı, bu üç kardeşin üçünün de burunlarının eğri olmasına karşın, neden
“145 nolu fizikçi olurken 215 piyanist,
251 bakkal olmuştur da, örneğin
145 piyanist, 215 bakkal ve 251 Fizikçi“

olmamıştır? Bu sorulara belki Genetik Bilimi ve DNA (Dioksiribonükleid Asit) gerçeği ile bilimsel cevaplar bulabilmek mümkündür. Ama çoğumuz gibi bilimden uzak olanların dahi çıkarabilecekleri bazı sonuçlar bulunmalıdır ve bunlardan tüm hayatımızda yararlanılmalıdır.

Her insan tektir. Bir benzeri olmaz. Çünkü her insanı bir başka yumurta oluşturmuştur. Her yumurta ise başka nitelikler taşıyarak olgunlaşmıştır. O halde, hiç kimseyi bir başkası ile mukayese etmek mümkün değildir. Bir başkasına benzetmeye çalışmak normal değildir. Hiç kimseyi başka bir kişi ile mukayese edip değerlemek akılcı değildir.

Her canlının kendine özgü nitelik ve nicelikleri vardır. Bu ise bizi, Canlılık Yasası’nın; İNSANLAR, HÜCRESEL BOYUTTA FARKLIDIRLAR birinci temel prensibine götürmektedir. Dolayısıyla insanların farklı düşünmeleri, farklı hareket, farklı davranış, farklı düşünme ve konuşmaları yani kısaca farklı yaşamaları elbette doğaldır. Öyle ise, karşımızdakinin, söz, hareket ve davranışlarına kızmak, öfkelenmek vs. ya doğallığın reddedilmesi ya da farklılığı bilmeye rağmen içine sindiremeyip uygulayamama geri kalmışlığının ikiyüzlülüğünü simgeler. Halbuki insanımsı’lıktan kurtuluş; farkları algılama, kabullenme, özümleme, yaşamın her boyutunda onlardan yararlanmayı becerebilme ve onları tolere ederek, farklılıklar arasında hayatı ve menfaatleri dengeleme başarısı ile orantılıdır. Ancak insanın güdüsel, duygusal yapısının, alışkanlık ve huylarının, kısaca kişiliğinin böyle bir doğallığı içine sindirmeye uygun olmadığı da bir gerçektir. Ama insanların farklılıkları da bir gerçektir. Böyle bir durumda denge nasıl sağlanabilecektir? Hayat, güçlerin (beden; para; makam; şeytanî zekâ vs) hakimiyetine mi terk edilmelidir? Yoksa güçsüzlük, korku, güvensizlik, dayanıksızlık vs. gibi zaafların istismarına mı bırakılmalıdır? Elbette bu sorulara yanıt bulabilmek kolay değildir.

Ama her iki durumun da insan onuru ile bağdaşmayacağı açıktır. Ancak insanın ham, ilkel ve özüne dönük yapısı ve geliştirilmemiş dünya görüşü ile, başka seçenekler de bulmak kolay değildir.

Canlılık Yasası’nın ikinci temel prensibi birincinin tamamen karşıtıdır. Yani İNSANLAR FARKSIZDIR. Böyle bir ifade ilk bakışta son derece anlamsız gelmekte ve birinci prensibi adeta çürütmektedir. Oysa hayatın kendisi siyah-beyaz, günah-sevap, iyi-kötü ikilemlerinden oluşmakta ve düzensizlikten düzene (kaostan-kozmoza) ulaşılmaya çalışılmaktadır. Öyle ise , farklı olma niteliğinin tam karşıtının da farksızlık olacağını ileri sürmek çok da yanlış sayılmaz. Gerçekten de bu prensip bütün canlılar için geçerlidir. Oklu kirpi okunu atarak; mürekkep balığı mürekkebini saçarak; bukalemun renk değiştirerek kendilerini korumaya çalışırlar. O halde yaşamaya başlayan canlının ilk ve değişmez eğilimi ve bağlı olduğu ilke, kendine yönelik zarar verici her türlü etkiye karşı korunmaktır. Dolayısıyla insan da bu baskının etkisine boyun eğmek zorundadır. O halde tüm canlılar ve doğal olarak insanlar KORUNMAK EĞİLİMİNDE ve EYLEMİNDE FARKSIZDIRLAR.

Burada, bu eylem ve eğilimi harekete geçiren nedir? Sorusu elbette akla gelebilir. Şöyle ya da böyle; ahlaklı ya da ahlaksız; bilinçli ya da bilinçsiz; iyi ya da kötü; kabul gören ya da reddedilen tüm eylem ve eğilimleri tetikleyen, dürtükleyen nedir?

Bu soruların cevaplarını Canlılık Yasasının 3. temel prensibi olan MENFAAT kavramı içinde buluyoruz. Ancak günlük konuşma ve yazılarımızda kullandığımız menfaat kavramının sözlükteki dar anlamı, bizim burada amacımızı ifade etmek üzere kullandığımız menfaat sözcüğünün anlamından farklıdır. O halde menfaat kavramına yeni bir tanım getirmek gerekmektedir ki; düşünme ve yorumlama sınırları genişletilebilsin.

BİR SİSTEMİN, bozucu; yıkıcı; değiştirici etkenler karşısında kendi koşul ve ortamı içinde varlığını sürdürebilmesi ve gücünü geliştirebilmesi çabalarını harekete geçiren ana nedene, ya da var olma dinamiğine menfaat denir ki; bu bir anlamda yaşamak demektir. Diğer bir deyişle, zarar görüleceği anda sistemi uyaran bir iç tetikleme olayıdır. Dolayısıla insanların MENFAATLERİNİ korumada FARKSIZ; koruyuş yöntem ve yollarını uygulamada FARKLI olacakları gerçeği Canlılık Yasasının ruhunu oluşturur.

Leave a reply