Bir Baba'ya mektup

Canım Babacığım,
Bu satırlarımı okurken bazen bana kızacağını biliyorum. Ama duygularını bir an olsun bir tarafa bırakarak okursan; belki az da olsa bana hak verirsin. Gerçi tamamen beni anlayacağını zannetmiyorum. Buna “baba olma” durumun müsaade etmeyecek. Zira beni hep ilk doğduğum andaki kadar küçük görme alışkanlığından kendini kurtaramayacaksın. Ya da benden önce doğduğun ve birçok olayla benden önce karşılaştığın için, benden daha fazla tecrüben olduğu için, peşin hükümlerinin etkisinden kendini kolaylıkla kurtaramayacaksın. Ama bazı gerçekleri ve bazı hakikatleri, senden yaşça küçük olmama, tecrübemin daha az olmasına rağmen, yine de sana iletmek zorundayım.

Canım babam, kırılma ne olur. Bu mektubu seni kırmak, üzmek için yazmadım. Hayata gelişimdeki rolünü, benim için nelere katlandığını, neler hayal ettiğini hissediyorum, biliyorum. Sana ebetteki minnet borçluyum. Hücrelerimden kanıma kadar sana benzeyişimi inkâr etmek mümkün değil. Ama baba olmayı öğrenmeden baba olduğun için, bana yaptığın BABALIK GÖREVİNDE, çoğu zaman bilinçsiz hareket ettiğini söylemek zorundayım. Dedemden, ya da senin çocukluğundaki çevrenden gördüğün, sana uygulanan yöntemleri bana uygulamaya kalktın ve uyguladın da. İLK HATAN bu oldu. Benim başka bir kuşağın, başka bir çevrenin ve ortamın canlısı olabileceğimi ve özgür bir toplumda, insanların daima değişip gelişebileceğini hiç düşünmedin babacığım. Çocukluğunda yapamadıklarını benim yapmam için hayaller kurdun ve beni onları yapmaya zorladın. Daima “ben yapamadım çocuğum yapsın” gibilerinden, görünüşte mükemmel fakat özünde KENDİNİ TATMİN çabasından başka bir amaç olmayan yönlere doğru beni zorladın. Oysa beni anlaman gerekirdi babacığım... Duygularımı, niteliklerimi ve niceliklerimi anlaman gerekirdi.

Babacığım, sen hayatın zorluklarını tatmıştın. Kendi özündeki kalıplarla ölçtüğün bir dünyada yaşıyordun. Bu tecrübelerle bana şekil vermek için çaba sarf ettin. Ama eskinin tecrübe ve bilgileri ile geleceğe açılacak yolun, bana uygun olup olmayacağını hiç düşünmedin.

İşten yorgun geldiğin zamanlar beni sevmeye ve okşamaya çoğu kez vakit bulamadın. Yorgundun, düşünceliydin, sıkıntıların vardı... Bütün bunlar senin için geçerliydi, doğruydu. Ama o an, sıcacık ellerinin saçlarımın üzerinde gezmesini, dudaklarının yanaklarımdan öpmesini bekleyen duygularımdan habersiz, “Dur şimdi yorgunum, canım sıkkın, başım ağrıyor yanıma gelme” derken veya annem beni senin yanından uzaklaştırırken, bana değil “KENDİNİZE HİZMET ettiğinizin farkında değildiniz. Sizlere diyememiştim ki; “Yahu ben mi size anne, baba olun dedim. Ben mi size gidin işte yorulun, beni sevecek, benimle ilgilenecek kadar enerjinizi bile işinizde sarf edip, bana baba olarak değil, posa olarak gelin diye”. Oysa canınız istediği zaman “Gel bakayım” diye beni kucağınıza aldığınızda, ya da “gitsene teyzene, bak sana neler getirmiş” diyerek rüşvet verircesine o teyzeye gidişimi sağlarken, ya da beni zorlarken, farkında olmadan kendi hislerinizi tatmin ettiğinizi bilmiyordunuz. Halbuki ben o an, kendi kendime oynamak istiyordum. Ben sizin için bazen bir sevme aracı, bazen de istemediğiniz bir programda kapattığınız radyo gibi, size bağlı bir araçtım. Bir hamur gibi istediğiniz şekli veriyordunuz bana, iyiler, kötüler, çirkinler... Hep sizin bildiklerinizdi. Bazen ilginiz, bazen sevginiz, bazen de ilgisizliğiniz beni bunaltıyordu. Beni hiç anlamaya çalışmıyordunuz. Ben adeta sizin elinizde bir ham maddeydim ve siz beni yoğuruyordunuz. Tabii ki yoğuracaktınız. Ama ne yazık ki, nasıl yoğurmanız gerektiğini bilmiyordunuz. Bildiğiniz, sizi nasıl yoğurmuş oldukları idi. Oysa ben geleceği yaşayacaktım, ona göre yorulmam gerekirdi...

Beni yanlış anlama babacığım... Tabii ki geçmişin iyileri, doğruları ve güzelleri vardır. Onları bana tabi ki verecektiniz. Ama, kinlerinizi, kıskançlıklarınızı, öfkelerinizi, düşmanlıklarınızı değil. Sizin sevmediklerinizi, şimdi ben de sevmiyorum. Ben doğmadan önce filanca amca veya teyze ile aranızdakiler beni hiç ilgilendirmezdi. Belki ben onları ve çocuklarını sevebilirdim. Niçin, beni kendi karamsar gözlüğünüzle dünyayı görmeye alıştırdınız? Oysa ben herkesi sevebilirdim. Hayatım daha huzurlu ve daha anlamlı olabilirdi.

Zaman zaman beni övünme aracı olarak da kullandın babacığım. Çevrene, arkadaşlarına ve misafirlere beni tanıtırken, özel marifetlerimi göstermem için beni nasıl zorladığını hatırlıyor musun? Onların önünde şarkı söylemem, şiir okumam ya da dans etmem için beni zorlarken, nasıl da kendini tatmin ettiğini hiç fark etmiş miydin? Oysa bana bazı alışkanlıklar kazandırdığını ve belki de gelecekte hepimizi üzecek bu alışkanlıkların, benim üzerimdeki etkisini hiç düşünmemiştin.

Niçin adam kayırmada, taraf tutmada, bana kötü örnek oldun babacığım? Niçin işinle ilgili sıkıntılarını eve getirip oradaki insanlarla çekişmelerini bana duyurdun babacığım? Sen evde dert dökerken, ben uzaktan kulak misafiri oluyordum ve sana bunları yapanlara kızıyordum. Oysa insanın iş yerini, ülkesini içten sevmesi ne güzelmiş babacığım.

Sen politikacı olarak, sen iş adamı olarak, sen gazeteci, sen genel müdür, sen müdür-şef olarak, bana niçin zaman zaman kötü örnek oldun babacığım? Keşke sıkıntıların ve günahların seninle beraber kalsaydı anlamadığım halde bana etki etmeseydi. Bilmen gerekirdi ki, senin eski alışkanlıklarınla yaşadığın ortama ben doğuyordum.

Canım babam, biliyorsun iki çeşit yetiştirme varmış, birisi heykeltıraş gibi, diğeri bahçevan gibi. Biliyorsun ki heykeltraş kendi hayal, düşünce ve zevklerin önündeki ham maddeye aktarıp heykeller yapar. Cansızı canlı hale getirir. Yarattığı eserde kendisi vardır. O eser kendisinin ve dünyasının kopyasıdır. Oysa bahçevan, karanfili gül, çimeni yonca yapmaya çalışmaz. O sadece sağlık bir karanfil ya da gül için gerekli ortamı hazırlar, gayret eder ve karanfil de, gül de kendi renk ve niteliğince büyür ve yetişir, bahçevanın yarattığı ortamda. Yetişen bahçevanın eseridir, kopyası değil. Ben de canlıyım babacığım, senin eserin olmak istiyorum, ama senin kopyan değil.

Canım, biricik babam, sensiz olabilmem mümkün değil. Sen bir kuvvetsin, bir desteksin hayatımda. Babam diyebilmek, ümidi sımsıcak kocaman avuçlarında tutabilmek, sevgiyi ellerinde bulabilmek, gözlerinde yaşayabilmek, ne güzel. Ama yine de birazcık beni anlamaya gayret sarf edip, heykeltraş değil, bahçevan olsaydın ne olurdu babacığım?

Babacığım, biz yetmiş milyon nüfusun kırk beş milyonuyuz. Biz insanları sevmek, ülkesini sevmek, birlik, beraberlik içinde özgür ve faziletli bir hayatı sevmek istiyoruz. Ne olur hatalarını anla ve bize, yurdumuzun güzel geleceği için güzel örnek ol...

Ellerinden öperim, canım, her şeyim, aziz babam.

Minik oğlun ya da kızın

Leave a reply