Avrupa Birliğine Tam Üyelik Yolunda Türkiye

( 2001 yılı Antalya Ticaret ve Sanayi Odası AB Makale yarışmasında “En iyi makale Ödülü )

2000’li yıllarda yaşadığımız şu günlerde dünyamız çok önemli değişmelere, birleşmelere ve gelişmelere tanık olmaktadır. Bundan yaklaşık 2000 yıl önce Herakleitos’un dediği gibi”Her şey değişmektedir. Aynı ırmağa iki kez girilmez.”Teknolojide, bilimde, iş dünyasındaki gelişmelere ayak uydurmak çok zor. Dünya ekonomisi de bir yandan globalleşirken bir yandan da bloklaşıyor. Bu bloklaşmanın  dışında kalmak Türkiye’nin lehine değil. Doğal yerimiz Avrupa bütünleşmesi.  Avrupa Birliği bölgesel bütünleşme çabalarının da en iyi örneğini göstermiş ve Türkiye’de tercihini Avrupa Birliğinden yana kullanmıştır. Günümüzde bu, açıkça, dünya ekonomisinin gittikçe küreselleşmesinin yarattığı tehlikelere ve fırsatlara tek inandırıcı cevaptır.

Birleşik bir Avrupa’nın inşa edilmesi, hiç şüphesiz, 20. yüzyılın en büyük tarihsel girişimlerinden biridir. Bu girişim, uygarlığımızın benimsediği pozitif değerler, barışın korunması, ekonomik ve sosyal ilerleme, gençliği yapılan yatırım, insana saygı ve haklının güçlü üzerindeki üstünlüğü  üzerinde yükselmektedir ve bu sürecin yürümüş olduğu 50 yıla yakın dönem içinde, bazı kriz anları olmuş, fakat büyük başarılar da elde edilmiştir. Avrupalıların, nasıl olup da bir topluluk  oluşturduklarını daha iyi anlamak için , aile örneğine başvurabiliriz. Aynı aile üyeleri arasında, genellikle benzer bir hava vardır; ama bir de herkesin kendi kişiliği vardır; farklı bir dış görünümü, bir karakteri, bir davranışı vardır.Başlangıçta, birleşik bir Avrupa kavramına altı ülke yanaştı; şimdi ise onbeş ülke var ve daha Türkiye ile birlikte on üç  ülke de bu ideale kendilerini yakın hissediyorlar ve Avrupa Birliği’ne katılmak için başvurdular.

Peki Avrupa Birliği kendini oluşturma sürecini nasıl ve neden yarattı? Entegrasyon fikri İkinci Dünya Savaşı’nın ardından enkaza dönen kıtaya yeniden hayat verme kaygısı sayesinde ortaya çıktı. Aslında iki savaş arası dönemde de yükselen Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya’ya karşı Alman, Fransız ve öteki Avrupalı çelik üreticileri arasında “birlikten güç doğar” ilkesi uyarınca bir işbirliğine gidilmişti. Avrupa Federal Birliği fikri de Fransız Devlet adamı Aristide Briand tarafından ta 1929 yılında ortaya atılmıştı. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Prag, Erfurt gibi birkaç kent dışında nüfusu 50 binin üzerinde bütün kentler harap olmuştu. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği savaşın galipleriydi. ABD açısından güçlü bir Avrupa, ufukta beliren sosyalizm tehdidine karşı tek çareydi. Üstelik savaşta yıpranmamış aksine daha da büyümüş Amerikan sermayesinin, üretilenleri tüketecek, alım gücü olan bir pazara ihtiyacı vardı. Batı Avrupa açısından ise, ayakta durabilmenin yolu, Fransa ile Almanya’nın savaş baltalarını gömmelerinden ve ortak Avrupa ülküsü yaratmaktan geçiyordu. Bu zamandan sonra Avrupa hızlı bir birleşmeye girdi ve ilk önce yukarıda belirmiş olduğum gibi altılar, on ikiler derken şu anda onbeşler ve yarınlara baktığımızda otuzlar Avrupa sı olma yolundadır.

Avrupa Birliği klasik uluslararası örgütlerin ötesinde kendi kendini yenileyen son derece dinamik bir oluşum. Dinamik çünkü Avrupa Birliği 10 sene öncesinin bilgileriyle değerlendirmek mümkün değil. Artık “ fakir” değil “cahil” ülkelerden bahsedilecektir.

Değişim ve dönüşüm için Türkiye ilk adımını Temmuz 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğu AET’ye tam üyelik başvurusunda bulunmasıyla başladı.Bu süreç Ankara Antlaşması Eylül 1963  ile devam etti.Araya 12 Eylül darbesinin girmesi ile tüm ilişkiler askıya alında.Turgut Özal hükümetinin 1983 kurulmasıyla ilişkiler kademeli bir şekilde normalleşme sürecine girdi ve Nisan 1987’de 40 yıllık  AB koşusunda önemli bir adım daha atarak tam üyelik için resmen başvuru yapılmış oldu.12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg’da yapılan AB zirvesinde Türkiye’ye yer verilmedi . Eski Doğu Bloku  ülkeleri aday ülke olarak ilan edilirken  Türkiye dışlandı. Türkiye’nin tepkisi sert oldu. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, AB ile siyasi diyaloğun Türk-Yunan, Kıbrıs ve insan hakları konularında kesildiğini açıkladı. Birlikten 6 ay sonra 15-16 Haziran 1998’deki Cardiff Zirvesinde geri adım atıldı ve AB Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye için Avrupa Stratejisi onaylandı. 10-11 Aralık 1999 tarihinde Helsinki’de toplanan AB Konseyi yayınladığı sonuç bildirgesiyle, Komisyonun Türkiye ile ilgili raporu çerçevesinde Türkiye’de son yıllarda Avrupa Birliği ölçütlerine paralel olarak yaşanan olumlu gelişmelerin varlığı ve Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerine uyum sağlamadaki istekliliği olumlu karşılamıştır.  Konsey, Helsinki toplantısı sonucunda Türkiye’yi de diğer aday ülkelerin tabi olduğu ölçütlerin aynılarına tabi tutarak Birliğe katılma konusunda ilerleme kaydeden bir aday olarak açıklamıştır. Helsinki’de alınan kararlarla Türkiye, Birliğe aday olma konusunda önemli bir gelişme kaydetmekle birlikte, adaylık sürecinde yapması gerekenlere bakıldığında Türkiye’nin çok zor bir döneme girdiği kabul edilmektedir.

Helsinki kararıyla birlikte: Her şeyden önce Türkiye’nin prestijini artmıştır.. Bu, hudutları aşan bir olaydır. Avrupa’nın dışında kalması, Türkiye’ye güç kaybettirir. Avrupa ile olması ise Türkiye’ye güç kazandırır, her bakımdan güçlendirir.Bu kararla birlikte Türkiye için çok şey değişmiştir. Türkiye çok önemli bir mania atlamıştır.

Türkiye-AB ilişkileri Helsinki sonrasında giderek hızlanan bir trend içine girmiştir. Türkiye’nin geleceği için güzel bir adım atıldı. Ancak buna fazla sevinmemek gerek. Önümüzde uzun yıllar var. Adaylık muhakkak ki bir “ uzun ve ince yol”da önemli bir kilometre taşı. Ancak önümüzde şimdi çıkılması gereken zor bir “yokuş yukarı” var.Halen bulunduğumuz noktada, elde ettiğimiz avantajların yanında, üstesinden gelmek için çok uğraşmamızı gerektirecek güçlükler ve sıkıntılar de yer alıyor. Türkiye’nin muhalefet ettiği koşulların olanaklar ölçüsünde yerine getirilmesi gerekiyor. Yunanistan da AB’ye üye olurken belirli fedakarlıkta bulundu. AB’ye girme kararını veren Türkiye’nin önündeki süreci iyi değerlendirip, tüm hatlarıyla  Avrupalı gibi davranan bir ülke olmayı amaçlaması gerekiyor. Adaylığı aslanın ağzından aldık. Birkaç yıl içinde ekonomik sorunlarımızı çözer, demokratikleşme  ve insan hakları konusunda ilerlersek kimsenin gıkı çıkmaz.

Türkiye doğu ile Batı arasında köprü oluşturan bir ülkedir. Türkiye Rudyard Kipling gibi doğu ile batının hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğini  söyleyen veya Samuel Huntington gibi uygarlıklar çatışmasının kaçınılmazlığını düşünenlerin kehanetlerini de boşa çıkaran tek ülke Türkiye’dir. Türkiye yalnız Avrupa ile Asya arasında değil, Hıristiyanlık ve Musevilikle İslamiyet arasında canlı köprüdür.

Türkiye’nin toplumsal modernleşme dinamiklerini analiz etmek için fırsat yakalamış ve bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek gerekir.

Kültürleri diyaloga ve işbirliğine yönelten dünya ticareti, iletişim, teknoloji ve küreselleşme gibi büyük dinamikler Türkiye!yi toplumsal modernleşme düzeyine çıkmasını zorlamaktadır teşvik etmektedir.

Adaylık Türkiye’ye (bürokrasiden halkına kadar) gerçekten Avrupalı olmak, yani onun değerlerini paylaşmak, onun düzeyine ulaşmak arzusunu güçlendirecek. Artık Türkiye’nin önünde belirgin bir hedef ve ne yapması gerektiği konusunda bir programı ve stratejisi var. Adaylıktan üyeliğe gidişin kuralı bu. Türkiye de bun uyma zorunluluğu duyacak.

 

Avantajları şöyle özetleyebiliriz:

 

  • Türkiye şimdi AB’nin bir adım daha içinde. Onun dışındaki”ötekiler”den  değil artık.Topluluğun içinde, çeşitli mekanizmalar ve forumlar yolu ile, sesini duyurabilecek…
  • Adaylık statüsü, mali yardım gibi, pratik birtakım maddi kazançlar sağlayacak ki Tarihe göz attığımızda İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi birlik üyeleri adaylık esansındaki bu yardımlar sayesinde iyi duruma gelmişlerdir. Türkiye’ye  esirgenmiş olan bir takım paralar adaylık statüsünden sonra daha rahat verilmeye başlanmıştır.
  • Türkiye  çevreden güvenliğe kadar birçok alanlarda, AB mekanizmaları ile dirsek dirseğe birlikte olacaktır.
  • Türkiye AB’nin kurallarına, kriterlerine uymak zorunda. Bu, bazı eski politikaların değiştirilmesini, bir takım uygulamalardan ve alışkanlıklardan vazgeçilmesini gerektirir.
  • Demokrasi, İnsan hakları gibi konularda, ciddi adımların atılması artık bir zorunluluk haline gelmiştir.
  • Ankara dış politikada bazı değişiklikler yapmak ve özellikle Kıbrıs ve Ege gibi sorunlarda yeni bir yakınlaşma sergilemek durumundadır.
  • AB’ye uyum reçetesi:İlk aşamada uygulanabilirliği AB tarafından yakından takip edilecek yasalar ve adımlar şunlardır:
  • İdam cezasının kaldırılması
  • Uluslararası tahkim
  • Cezaevleri yasası
  • Düşünce özgürlüğü
  • İşkencenin önlenmesi
  • Kopenhag kriterlerine göre azınlık konusu
  • Kültürel haklar
  • AB Pazar ekonomisi ile rekabet edebilme
  • İnsan hakları
  • AB teknik mevzuatına uyum
  • Tarım, enerji, ulaştırma ve benzer bir çok alanda AB standartları
  • Ortak para  politikalarına uyum sağlayabilme yeteneği
  • Enflasyonun düşürülmesi

Yukarıda yer alan maddeler aslında ülkemizin yıllardır kanayan yaralarıdır ve ülkemiz AB sayesinde bu sorunlara da çözüm yolu bulma yoluna girmiştir.

Gümrük Birliği ile Avrupa Pazarına ulaşıyoruz. AB üyeliği, gerek ilgili olduğumuz bölgeler (Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu) gerekse bütün dünya ülkeleri nezrindeki saygınlığımızı ve etkimizi arttıracaktır. Avrupa Biriliği , komşu Yunanistan ile anlaşmazlıklarımızı, iki halkın ve genç kuşağın ortak arzuları ve ortak çıkarları temelinde nihai çözüme ulaştırmak ancak “Avrupa Barışı” içinde mümkün görünüyor.

Türkiye’nin Avrupasız, Avrupa’nın da Türkiyesiz  olmayacağı konusunda karar verildi. Türkiye bundan sonra dev projektörlerin altında devamlı izlenecek. AB’ye tam üyelik Türkiye’nin elinde olan bir süreçtir. Bunu Türkiye isterse 5 yılda da yapabilir 15 yılda da yapabilir. Bütün mevzuat ve yasaları gözden geçirmek lazım.

Adaylıkla birlikte, Türkiye’de yaşam A’dan Z’ye değişiyor. Oyunun kuralları artık farklı. Kendi içine kapanmış Türkiye artık geride kalıyor.Artık hiç kimse insan haklarından demokrasiye, hatta bütçeye adar uzanan her hangi bir sorunda, sadece içerde sorumlu değil. En az 15 ülkeye karşı sorumlu.

Avrupa Birliği vatandaşlığı, sınırların engellemediği bir dolaşım özgürlüğü tabanında oluşmaktadır. Yerleşme, iş edinme, ögrencilerin/gençlerin dolaşımı gibi yeni Avrupa olanakları, bu yeni vatandaşlık çerçevesinde şimdiden gerçekleşmiş bulunmaktadır. Kişilerin yeterlik ve becerileri ile birlikte özgür dolaşabilmeleri konusu, Avrupa Birliği Anlaşmasının 8’e Maddesi ile güvence altına alinmiş ve mesleklerin/eğitimin Avrupa alanı kavramına islerlik kazandırmıştır.

Enformasyon çağı olarak tanımlanan bir değişim ve atilim döneminde, nitelikli işgücü ile dönemin koşullarına egemen vatandaş, genel bir yasam kalitesi düzleminde tümleşmesi gereken kavramlardır. Bu tümleşmenin, kısaca “demokrasi içinde gelişme” olarak tanımlayabileceğimiz amaca ulaşmasında eğitim kalitesi özel bir rol oynayacaktır.

Avrupa Topluluğu yükseköğretim sistemleri, öğrenci sayılarındaki artış ve yepyeni programların ve kurumların çıkısı ile görülmemiş biçimde genişlemektedir. Bu nedenle, önemli kaynakların ayrıldığı yükseköğretim kurumlarından artık,

ögrencilerin beklentilerini karşılayabilen,

devamlı değişen istihdam koşullarına uyum sağlayabilen,

toplumun ihtiyaçlarına yanıt verebilen

kalitede programlar sunduklarını göstermeleri istenmektedir.

Öte yanda, Topluluğun yükseköğretime olan ilgisini artıran önemli sos yo-ekonomik ve sos yo-kültürel değişimlerin yer aldığı bir tarihsel dönem yaşanmaktadır. Diplomaların mesleki amaçlar için topluluk içinde tanınmasına yönelik adımları, çok daha karmaşık olan akademik amaçlı tanıma çalışmaları izlemiştir. Yükseköğretimde içerik ve kalite sorununa yöneltilen dikkatler sonucu; üniversitelerarası işbirliği, öğrenci ve öğretmen değişimi, değişik kurumlarda eğitimini sürdürebilmek gibi olanakları sağlayan pek çok Avrupa projesi uygulamaya konulmuş bulunmaktadır. Eğitimin Avrupa boyutu, kalite denetiminin hem ulusal sistemlerde hem de Avrupa düzeyinde yeni bir anlayış ile ele alınmasına yardımcı olmuştur. Akademik ve mesleki yeterliklerin tanınırlığı alanında oldukça zengin olan Avrupa deneyiminden yararlanmakta ise çok geciktiğimizi belirtmek gerekir.

Avrupa Topluluğu ülkeleri; rekabet gücü, büyüme ve istihdam politikalarını saptarken, “ileri görüşlü” bir eğitim ve yetiştirme yaklaşımı ile ayni zamanda;

endüstriyel değişim, üretim süreçlerinin dönüşümü ve is / is dünyası örgütlenmesindeki değişim,

enformasyon toplumunun doğusu,

yeni hizmet alanlarının gelişmesi

sonucu ortaya çıkan ihtiyaca yanıt vermeyi amaçlamaktadır.

Avrupa Birliği ile olan yakın bağlarımız düşünüldüğünde, yükseköğretim faaliyetimizi, Avrupa Topluluğu içinde gelişen ve ürün-müşteri-hesap verme sorumluluğu gibi dışsal öğelerin ve bunlara ait kalite yönetiminin yer aldığı tartışmaların ışığında yeni bir değerlendirmeye almamız, var olan kurumsal yapılanmalara gelişmeler ışığında yeni misyonlar yüklememiz yararlı olacaktır. Bu bağlamda, özellikle Yükseköğretim Kurumu’na (YÖK), Avrupa Birliği’ndeki ulusal eğitim otoriteleri benzeri eğitimin kalite değerlendirmesi için yeni işlevler düşmektedir.

XVIII. yüzyılda yaşamış büyük Fransız filozofu Montesquieu İran Mektupları adlı yapıtında, Parislilere şunları söylemişti: “İnsan nasıl İranlı olabilir?” Aynı soruyu günümüzde biz gençler kendimize soruyoruz: “İnsan nasıl Avrupalı olabilir?”

Avrupa Birliğine uyum konusunda biz gençlere de çok iş düşmektedir. Gerek uluslar arası kuruluşlarda yer alma gerekse Avrupa Birliğinin Gençler için uyguladığı program veya forumlarda yerini almalı.Bu forumlarda biri AEGEE (Avrupa Öğrencileri Genel Forumu), üyeleri Avrupalı üniversite öğrencilerinden oluşan, ekonomik ve politik bakımdan bağımsız, uluslararası bir gençlik örgütü olarak, Nisan 1985’te Paris’te bir grup öğrenci tarafından kuruldu ve kısa zamanda genişledi. Avrupa toplumlarının bütünleşmesi çalışmalarına katkıda bulunmak AEGEE’nin ana hedefidir. Bu hedefi gerçekleştirmek için AEGEE, gelecekte Avrupa’nın karar alma mekanizmalarında görev alacak olan gençler arasında iletişimi ve işbirliğini arttırmayı, karşılıklı hoşgörüyü geliştirmeyi amaçlar. Avrupa’nın birliğini orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi düşünülen en önemli amaç olarak gören AEGEE, gençlerin “Avrupa Vatandaşı” kimliği kazanması için çalışır. Avrupa’nın farklı bölgelerinden gelen gençler Avrupa bazındaki etkinliklerin gerçekleştirilmesinde ortak olarak çalışırlar. AEGEE’ye göre Avrupa, umutları ve rüyaları yansıtan belirlenmiş bir ideal değil, üzerinde tartışılması gereken bir modeldir. Amaçlar ve eylemler Avrupa birliğinin oluşturulması sürecinde bir bütün haline getirilebilirse Avrupa daha huzurlu ve daha mutlu bir geleceğe sahip olacaktır. AEGEE, hedeflerini gerçekleştirmek için gerek bölgesel gerekse Avrupa düzeyinde birçok etkinlik düzenler. Bu etkinlikler Avrupalı gençlerin bilgilerini genişletmelerini, kamuoyuna ulaşmalarını, birbirlerini tanımalarını ve karşılıklı anlayışlarını geliştirmelerini, politikacı ve akademisyenler ile ilişkiye geçmelerini sağlar. Etkinlikler arasında yer alan Türkiye’nin Avrupa Akademik İşbirliği ve Değişim programları SOCRATES, Leonardo ve Youth For Europe’a katilimi için gerek Türkiye içinde ilgili kuruluşlarla işbirliği halinde, gerekse Avrupa düzeyinde çalışmalarda bulunulmaktadır.AEGEE ilk olarak 1992’de İstanbul daha sonra sırasıyla Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Bursa,Çanakkale’de faaliyetlerde bulundu ve ortak bir Avrupa için  etkinlikler düzenler.

1999’da Antalya’da AEGEE-Antalya kurulduktan sonra arkadaşlarımla birlikte Avrupa’nın 12 ülkesini ziyaret etmiş Avrupalı genç arkadaşlarımızla her alanda fikir alış verişi ve değişim programları uygulamışızdır.

Türkiye’yi 21. yüzyılda arzuladığımız standartlar yükseltme ve “birinci kümede” yerini alma şansını yakalamıştır. Eğer Türkiye 21.yüzyıla, uygar dünya ile bütünleşmiş, o standartlara ulaşmış ileri ve müreffeh bir ülke olarak girmek istiyorsa, elbet bunun gereğini yapmak cesaretini gösterecektir. Bu başta bazı rahatsızlıklar yaratsa bile… Aksi halde, AB adaylığı, yakada bir rozet olarak kalır. Eski rahatsızlıklarla birlikte.

İçinde yer aldığımız kuşağa önerilen en büyük tasarının, işte böylesi güzel bir Avrupa’nın yaratılması olduğu inancındayım. İnsana hele gençse, bir ideal ve bir tutku haline getirebileceği büyük bir amaç gerekir. Avrupa’nın kurulmasında yer almayı kendimize bir tutku edinip; Avrupa’nın iyi biçimde kurulmasını katkıda bulunup sayısız güçlüklere göğüs  germemiz gerekse bile, hiç kuşkunuz olmasın ki sizi karşılıksız bırakmayacaktır. İnsan uğraşıp çabalamadan, yüce denilebilecek hiçbir şeye ulaşamaz.

 

KAYNAKÇA:

Hürriyet Gazetesi 13 Aralık 1999

Hürriyet Gazetesi 16 Aralık 1999 Yeni Bin Yıl Gazetesi 14 Aralık 1999

Gençlere Avrupa Tarihi-Jacques Le Goff(Çev: Alp Tümertekin)

http://www.deltur.cec.eu.int/guncel/ghaber13-14_00-21.html http://www.deltur.cec.eu.int/ab.html

http://www.kobinet.org.tr/kosgebabm/hizmetler/dokumantasyon/AB4.html

http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupa/ab/abab/sondurum1.htm

www.aegee.org

Leave a reply